Çarşamba, Nisan 21, 2010












DIGITAL ATLAS OF ECONOMIC PLANTS YAYIMLANDI

Yaklaşık 4000 ekonomik bitki türüne ilişkin 10,000 i aşkın çok kaliteli fotoğraf içeren bitki atlası Hollanda Rijks Üniversitesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü desteğiyle basıldı. R.T.J. Cappers, R. Neef ve R.M. Bekker tarafından hazırlanan Ekonomik Bitkiler Atlası Ocak 2010'da yayımlandı. 2000 sayfayı aşkın üç cildin giriş ve sözlük bölümleri ile web sitesi İngilizce, Almanca ve Hollandaca. Indekste Latince bilimsel adlarının yanı sıra, İngilizce, Almanca, Hollandaca, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Türkçe, Pinyin (Çince), Hintçe, Sanskrit ve Malayalam dillerinde bitki adları da eklenmiş. Türkçe bitki indeksi, Rene Cappers'in önerisiyle tarafımdan hazırlandı, bitkilerin yaygın adlarından üçü seçilerek birbirine göndermeli olarak verildi. Listeyi yayından önce dikkatle gözden geçiren Tuna Ekim hocama tekrar teşekkür ederim.

http://www.plantatlas.eu/ea.php

Asya'nın ılıman iklim kuşağı 1568 taxa (48%), Avrupa (1016 taxa, 31%), Afrika (959 taxa, 29%), tropik Asya (789 taxa, 24%), Kuzey Amerika ( 644 taxa, 20%), Güney Amerika (529 taxa, 16%), Avustralya-Asya (318 taxa, 10%) ve Pasifik (66 taxa, 2%) ile temsil edilmekte. Seçimler J.H. Wiersema & B. León (1999) World Economic Plants, A Standard Reference'a göre yapıldı. Çok değişik uzmanlıklara hitab eden yayının özellikle taksonomi, ekoloji, farmakoloji, tohum testi, etnobotanik, arkeobotanik, tarım ve bahçecilik, biyoteknoloji, gıda, ticaret, CITES uygulamaları, bitki koruma, yayılmacı bitkiler, biyo çeşitlilik konularıyla ilişkili çalışanlara yolgösterici olması hedeflenmiş. Daha fazla bilgi web sitesinden öğrenilebilir. Fiyatı: € 325.-

Pazar, Nisan 18, 2010

PELİTİ GRUBU TOHUM TAKASI FESTİVALİ
10 Nisan 2010 Paranesti- Yunanistan

9 Nisan Cuma sabahı Tohum Ağı grubundan Tracy Lord Şen, Berin Ertürk, Tamay Açıkel ve Alev Çağlar ile Esenlerde buluştuk. Metro Seyahat'in Crazy Holidays Otobüsüyle İskeçe'ye (Xanti) hareket ettik. Akşamüstü İskeçeden trenle Paranesti'ye gittik. İstasyonda bizi karşıladılar ve kalacağımız köye götürdüler. Gerçekte köyde değil, çevre eğitimi çalışmaları için ayrılmış bir misafirhanede konuk edildik. Bahce icinde tek katlı yirmi kadar ev ve bir idare binasından oluşan bir merkezdi burası. İdare binasında yüze yakin kişi toplanmıştı, kimi akşam yemeğini yerken kimi yan salonda tohumları torbalıyordu. Biz de birseyler yedik ve getirdiğimiz tohumları, diğer gönüllülerle zarflara yerleştirdik. Tohumların kimlik bilgileri, adı, geldiği yer ve ne tohumu olduğu, varsa Latincesi Yunanca olarak printerde altı yapışkanlı etiketlere basıldı ve zarfları bunlarla kapattık. Bu işte herkes elbirliği ediyor ve tohumlar birer kaşıkla zarflara konurken tohum konulu sohbetler oluyordu. Çoğu tohumlar zaten ertesi gün için çoktan zarflanmış, kasalara yerleştirilmişti. Bizim getirdiklerimiz de bir kasaya kondu. Orada toplananlar arasında 1960larda İstanbuldan göçmüş Rumlar da, ataları 1922 de Anadoludan mübadeleyle gidenler de vardı. Sohbetler tohum takasıyla mühürlendi. Bu tohumlar kimin? sorusu cevap vermesi zor bir soruydu.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra yürüyerek yakındaki festival alanına gittik. Henüz üzerinde bir ev ya da bahçe olmayan, etrafı çitle çevrili genişçe alanda standlar kurulmuş, kazanlar altına ateşler yakılmış, iskemleler dizilmişti. Peliti grubu 9 yildir bir manastır bahçesinde sürdürdüğü yerel tohum takası şenliğini 10. yılında kendi arazisind yapıyordu. Gittigimizde henüz az kişi vardı, Zoe bize çevreyi gezdirdi. İlk iş geldiğimiz yerleri haritada raptiyeledik ve bir iplikle Paranestiye bağladık. Gönüllüler bir düzen içinde kendilerine verilen işleri paylaşmıştı. Kasalar içinde tohumlar, fideler standlara yerleştirilmiş, altlarına geldikleri yer adlari yazılmıştı. Bize de kasamızın durduğu masayı gösterdiler. Bu alan kordonlarla çevrelenmişti ve takasın başlayacağı saat 2 ye dek sadece görevliler girdi. 11'e doğru aileler çoluk, çocuk gelmeye başladı, gelenlerin çoğu da ellerinde asma çubukları, kasalar içinde fideler, torbalarla tohumlarını beraberlerinde getirmekteydi. Çocuklar kendileri için ayrılmış tenteli alanda masalara konulmuş suluboyalar ve kuruboya kalemleriyle kağıtlara resimler yapıyor, girişe yerleştirilmiş at ve eşekleri seviyordu. Pek çok kişi köpekleriyle, çocuklarıyla gelmişti. Alanda siyah cübbeleriyle rahibeler ve rahipler de vardı. Saat 11de konuşmalar iki dakikalık barış için saygı duruşu ile başladı, isteyen iskemlelere oturarak, isteyen çayıra uzanarak dinledi konuşmaları. Açılışı Peliti grubunun (Yunanca Peliti, Türkçe pelit, meşe palamutu) kurucusu Panagiotis Sainatoudis yaptı, onu bir tarım profesörü, bir arkeobotanikçi (Tania Soultana Valamoti) ve diğer konuşmacılar izledi. Kısmen özet olarak çeviri yapıldı bizlere de ingilizce bilenler tarafından, ancak açıkçası konuşmaları dikkatle dinleyenleri izlemek de hoştu. Konuşmaları bire bir anlamasak da gönüller birdi. Saat 13:00 de Tohum Ağı adına Tracy, Meyve Mirası adına ben ve çiftçi olarak Berin beşer dakika kadar İngilizce konuştuk ve konuşmalarımız Yunancaya çevrildi. Gelemeyen arkadaşların selamları, iyi dilekleri iletildi, barış dilekleri yinelendi. Sonra yemek ve tohum takası başladı. Takas gerçek bir kaos oldu bütün çabalara karşın. Kimisi özenle etiketi okuyarak ekmeye niyetlendiği tohumu seçerken, kimisi ne denk gelirse aldı. Genelde talan şeklinde değildi, ancak kalabalık ve karışıktı. Bizim standda tohumlar bitince ben de diğer masalara doğru kalabalığa karıştım, iki asma çubuğu, susam, bal kabağı, kabak çekirdeği, bamya ve karpuz tohumu aldım. İstediklerim bunlar değildi ama kimi üreticisi tarafından verildi, reddedemedim, kimisini ise ben aldım, sonradan ne olduğunu anlayabildim. Tam misafir umduğunu değil, bulduğunu hesabıydı. Tohumlar, fideler, çelikler tükenirken bu kez yemek sıralarına girdik. Kazanlardaki kuru fasulye, nohut ve mercimek dışında zeytin, peynir, salata, haşlanmış yumurta ve zeytinyağlı yemekler ile börek servisi de yapılmaktaydı. Tüm bu yemekler gönüllülerden gelen bağışlarla sağlanmıştı. Akşamüstü oyunlar oynandı, halaylar çekildi. Bir iki saat dinlendikten sonra akşam tekrar idare binasında toplandık, yemek sonrası tek tek herkesin görüşünün sorulduğu bir değerlendirme toplantısı yapıldı. Orada bulunanlar arasında İngiltere'den, Avusturya'dan, İtalya'dan gelen konuklar, Türkiyeden bizler ve çok sayıda gönüllü vardı. Bu gönüllü kişiler yemeklerin hazırlanışından bulaşıkların yıkanmasına, standların, tohumların hazırlanmasına ve göremediğimiz yüzlerce ayrıntıya koşmuş, aylarca hazırlanmıştı bu organizasyon için. Ama sonuçta takasta yaşanan düzensizlik dışında herkes inandığı bir işe koşmanın, bahçesine ekebileceği yeni tohumlar bulmanın, dostluklar kurmanın keyfi içindeydi. Herkesin birbirine içtenlikle teşekkür ettiği, duygulu anların yaşandığı, esprilerin, şakaların yapıldığı dostça bir ortamda geçti bu değerlendirme. El ele tutuşarak bir halka oluşturuldu en son ve yine barış için bir sessizlik sağlandı, bir şarkıya başladı sonra biri, daha sonra dağıldı herkes. Ertesi sabah dönüş yolculuğuna koyulduk, her durakta yeni dostlar edinip bol bol Türkçe konuşarak, güzel anılar ve tohumlarla evlerimize döndük.

Cumartesi, Nisan 17, 2010


XIII. OPTIMA TOPLANTISI
22-26 Mart 2010 ANTALYA

Akdeniz ülkelerinden 200 botanikçi Prof. Dr. Tuna Ekim tarafından düzenlenen OPTIMA kongresi için Antalya'da toplandı. Kongrede 55 sözlü bildiri yanında (11'i Türkiyeden) 146 poster bildiri sunuldu, son çalışmalar paylaşıldı. Nurhan Atasoy açılışta Osmanlı Bahçeleri üzerine nefis bir sunum yaptı. Fatih Orbay ve Dr. Ali Bilginer'in doğa belgesel ve fotoğraflarıysa büyüleyiciydi. Gembos Yaylası'na yapılan gezide kardelen, çiğdem, müşkürüm ve anemon gibi geofitleri yerinde gördük, fotoğrafladık. Etnobotanik konusundaki gelişmeler de bir tek benim sunumumla sınırlı kalmadı. Bu alanda yeni çalışmalar posterlerde kendini gösterdi.
Balıkesir Üniversitesi'nden Rıdvan Polat 2010'da tamamladığı etnobotanik konusundaki doktorasının bir bölümünü Fatih Satıl ile hazırladıkları posterde sundu. Havran ve Burhaniye ilçelerinde halkın kullandığı doğal bitkilerin yanı sıra kültüre alınmış bitkileri de çalışma kapsamına alan Dr. Polat, tarımsal biyoçeşitlilik alanında ilk çalışmalardan birine imza atmış oldu.
Yine Balıkesir yöresinden Mihriban Ahıskalı ve Çiğdem Arı'nın Selami Selvi danışmanlığında hazırladığı Ayvacık'ta bir köyde kışın yenen bitkiler konulu çalışma da çok ilgi gördü. Altınoluk Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Meslek Yüksek Okulu'nda öğrenci olan bu iki genç kadın yaşadıkları köyün bilge kadınlarının bilgilerini aktararak kültürel geleneğin sürekliliğini gösterdiler.
Etnobotanik alanında sunum yapmamakla birlikte, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nde yeni tamamladığı etnobotanik konulu doktora çalışmasıyla Dr. Ernaz Altundağ benim için bu kongrenin yıldızlarındandı. Memleketi olan Iğdır'da bir doktora çalışmasının sınırlarını zorlayarak gerçekleştirdiği çalışmaya kısaca bakmak bile nefesimi kesti. Saptadığı kullanımların çoğu literatüre ilk kez girecek, ayrıca bulgularını sadece Doğu Anadolu'daki çalışmalarla değil Türkiye'de yapılmış pek çok çalışmayla kıyaslayarak sıkı bir analize de girişmiş. Tezinin yayınlanmasını heyecanla bekliyorum.

Çarşamba, Şubat 03, 2010

Ayva Murabbası ya da Kydonopasto
Ayva ile reçel, marmelat ve jöle dışında neler yapılabileceğini araştırırken Yunanlı arkadaşım Sultana Valamoti'nin yolladığı Kydonopasto'yu yedim ve yolladığı tarifi de denedim. Daha sonra Mary Işın'ın Gülbeşeker kitabında (2008: 202) anlattığı ayva murabbası ya da ayva köfteri ile çok benzer olduğunu farkettim. Lokuma da benzeyen bu şekerleme kahve ile çok güzel gidiyor ve her iki kültürde benzer tatlara da çok iyi bir örnek.

Ayvalar ayıklanıp soyulur ve sert kısımları temizlenir. Dilimlenip ya da rendelenip haşlandıktan sonra iyice ezerek soğumaya bırakılır. Bir tencereye bir ölçü şekere bir ölçü püre haline getirilmiş ayva konularak sürekli karıştırılarak kaynatılır. Yaklaşık 40 dakika-bir saat kadar karıştırıldıktan ve rengi kırmızıya döndükten sonra, karışımın kenarları tencereden ayrılmaya başladığında bir tepsiye (pişirme kağıdı yayılırsa daha kolay ayrılıyor) dökülür. Ayıklanmış bademler birkaç santim arayla yerleştirilir ve kurumaya bırakılır. Benimki mevsim nedeniyle birkaç günde kurudu, güneşte üzeri bir tülbentle örtülerek bırakılabilirse bir ya da iki günde kurur sanıyorum. Sonra da bademler ortada kalacak şekilde baklava dilimi şeklinde kesilir ve pudra şekerine bulanarak servis edilir. İstenirse jelatine sarılarak da korunabilir. Sultanaya ve Mary Işın'a teşekkürler.

Cuma, Aralık 11, 2009


ARALIK HASADI
İznik'te de Marmara ve Ege'nin pek çok yerinde olduğu gibi zeytin hasadı zamanı şimdi. Zeytin toplamada herkes, yağmur yağmadığı günler. Benim zeytinim yok, henüz bahçe işlerinden zaman bulup yardıma da gidemedim komşulara, ilk fırsatta gideceğim. Bahçede işler bir bitse... bitmiyor ama, bitmesin de zaten. Aralık'ta bahçede iş olmaz, ben de okumama yazmama dönerim diyordum, ama ne mümkün. Ayvaların çoğu yerlere döküldü bu yıl da, yapabildiğimce jöle, marmelat, reçel yaptım, bir kısmını da saplarından astım yağmur almayan bir yere. Talaş içinde saklamayı deniyorum bir kısmını. Çürükleri toplayıp komposta katmak gerek, bekliyor o iş de. Kesilen kavakların dallarının biçilip/ kesilip/ öğütülmesi işi hala sürüyor. Hava elverdiğince...
Önceki gün sebze bahçesine girdim, uzun süredir ihmal etmiştim, arsız otlar kaplamış her yeri. Onları temizlerken baktım yeşil biberlerin üzerinde pıtrak gibi küçücük biberler oluşmuş. Yerelmaları kurumuştu, bir ikisinin dibini kazdım ve 3 aileye birer pişirimlik yemeklik yerelması çıktı, biraz da taze papates. Yeşil soğan ve maydanozlar da sürekli yeniliyor kendilerini. Bir bahçe size her mevsim birşeyler sunuyor. Hardal otları, ısırganlar, su tereleri, böğürtlenler Aralık hasadının yaban sunuları.

Salı, Kasım 24, 2009


ETNOBOTANİK konulu projeyle ödül alan Malatyalı gençler ve öğretmenleri
Öğretmenler Günü'nde bu öğrencilere yol gösteren öğretmenlere teşekkürlerimle...
2009 Nisanında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve İnönü Üniversitesi (İÜ) işbirliğiyle Malatya'da gerçekleştirilen, Ortaöğretim Öğrencileri Arası Araştırma Projeleri Yarışmasına katılan 8 ilden 87 proje arasında 11 tanesi kendi dallarında birincilik aldı.
Malatya Lisesi'nden biyoloji alanında katılan Zilan Bazancir ve Sevgi Yılmaz'ın "Malatya Darende İlçesi Gökçeören Yaylası Ve Çevre Köylerinde Doğal Olarak Yetişen Bazı Bitkilerin Etnobotanik Özellikleri" konulu çalışması da ödül alanlar arasındaydı.
Etnobotanik alanında bizlerin eksik bıraktıklarını bu gençler tamamlayacak diye ne denli sevinsem azdır.

Malatya Lisesi web sitesinde (http://www.malatyalisesi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=59&Itemid=71) lisenin bölge yarışmasına 6 farklı projeyle katıldığını, bu projelerden biyoloji dalındaki projenin bölge birinciliği aldığını öğreniyoruz.

http://www.haberortak.com/ sitesinin 21 Nisan 2009 tarihli haberi aşağıda:
Öğrencilerden Zilan Bazancir, yaptığı açıklamada, 2007 yılında Darende ilçesindeki Gökçeören yaylası ve çevre köylerinde başladıkları ``Etnobotanik`` projesini alan araştırması şeklinde sürdürdüklerini söyledi.
Kırsal alanda yaşayan kişilerin alternatif tıp amacıyla bitkiler keşfettiğini hatırlatan Bazancir, bunu bilimsel bir çalışmayla kayıt altına almayı amaçladıklarını anlattı.
Araştırma süresince yöre insanının çeşitli hastalıkların tedavisinde kullandıkları 34 bitki türü belirlediklerini dile getiren Bazancir, bölgedeki yerleşik halkla mülakatlar yaparak bitkilerin kullanım alanlarını tespit ettiklerini ifade etti.
Bazancir, çalışma süresince İnönü Üniversitesi Botanik bölümündeki öğretim üyeleri ve asistanlardan destek aldıklarını kaydetti.
Öğrenci Sevgi Yılmaz da projede kapsamında, köylülerle söyleşiler yaparak bitkileri belirlediklerini, bölgeler arasındaki kullanım farklarını dikkate aldıklarını söyledi. Kayıt altına aldıkları bitkilerin yöre halkı tarafından uzun yıllardan beri kullanılma olmasına da dikkat ettiklerini anlatan Yılmaz, şöyle konuştu:
``Farklı alanlarda farklı hastalıklar için kullanılan bitkilerin bilimsel olarak faydalı olduğunun kanıtlanmasını ve bunların literatürde bulunmasını istiyorduk. Özellikle bazı bitkiler zaman zaman kulaktan kulağa bazı rahatsızlıklara iyi geldiği yönünde söylentiler oluşuyor. Ancak bu bilgi bilimsel olarak desteklenmediği sürece belli bir bölgede sıkışıp kalıyor.``

``DOĞA ŞARTLARI İNSANLARI ALTERNATİF TIBBA YÖNLENDİRDİ``
Kırsalda yaşayan insanların bulundukları koşullar ve imkansızlıklara göre alternatif tıbba yöneldiklerini anlatan Yılmaz, çok uzun yıllar tedavi amaçlı kullandıkları bitkilerin belki de çok daha farklı alanlarda kullanılabileceğinin bilinmediğini kaydetti.
Yılmaz, şöyle devam etti:
``Çalışma alanı olarak belirlediğimiz bölge özellikle seçtiğimiz bir bölgeydi. Burası yakın bir geçmişe kadar ulaşımın neredeyse imkansız olduğu bir bölgedir. Bu nedenle insanlar süreç içerisinde hastalıklara kendi keşifleriyle buldukları çözümleri uyguladılar. Bitkiler her ne kadar gerçekte yöre halkına yarar sağladıysa da belli bir bölgede sıkışıp kaldı. Burada yaşayan insanlar, doğa şartlarına göre çözüm üretmek için belli bir arayışa girerek uzun yıllar bu bitkilerden şifa buldu ve halen de bulmaya devam ediyor. Hedefimiz keşfini yaptığımız bitkilerin bilimsel olarak faydaları ve alanlarını tespit etmek.``
Malatya Lisesi Proje Danışmanı ve biyoloji öğretmeni Vahap Suna, proje sahibi öğrencilerin büyük bir azimle çalıştığını, TÜBİTAK`ın bölge yarışmasına sunulan projenin birinci olmasına çok sevindiklerini kaydetti. Projenin Ankara`da sergilenmesi için öğrencilerin Ankara`ya davet edildiği ifade edildi.

KAYIT ALTINA ALINAN BİTKİLER
Liseli iki öğrenci tarafından keşfi yapılan ve kayıt altına alınan bitkilerin adları şöyle:
``Emzik otu, ebe gümeci, çivan perçemi, kırkbaş, sütleğen, kenger, kekik, mayasır otu, çakır dikeni, yemlik, dağçayı, papatya, hardal, iğde, nane, kuş burnu, böğürtlen, alıç, ısırgan otu, pıtrak, semiz otu, sığır kuyruğu, kuzu kulağı, kırkdamar, keven, ayrık otu, sinir otu, meşe, hasır otu, kiraz, erik, üzüm, ceviz, dut.``

Pazar, Kasım 22, 2009

HEP BİRLİKTE, ELELE YEREL TOHUMLARA SAHİP ÇIKALIM!
Böyle bir tohum torbanız olsa siz de sahiplenirdiniz yerel tohumları...
Sinek Sekiz Yayınlarını kaç kişi biliyor bilmem, kısa bir süre öncesine dek ben de tanımıyordum. Yayınevi olarak rastlamamış olmakta haklıyız bir bakıma, zira hiçbir kitabı henüz piyasaya çıkmamış bir yayınevi var karşımızda ( http://sineksekiz.wordpress.com/). Ama sıkı durun geliyor ekolojik kitaplar 2010'da...
- Permakültür’e Giriş Bill Mollison
- Şehirde Sürdürülebilir Yaşam Kılavuzu Scott Kellog & Stacy Pettigrew
- Ekoloji; Bir Cep Rehberi Ernest Callenbach
- Petrol değil Toprak Vandana Shiva
-
İyinin Yanında Vandana Shiva
- Slow Food Devrimi Carlo Petrini & Giggi Padovani
- Gıdanın ve Tohumun Geleceği için Manifestolar Vandana Shiva, Carlo Petrini, Michael Pollan
-
Ekoköyler Jonathan Dawson
Bu yayınevinin genç ve yaşından beklenmeyecek kadar bilgili, akıllı, gezgin bir de kurucusu var: İrem Çağıl. Hadi bir de güzelliğini ve köpek severliğini ekleyeyim. İşte yukarıda yayınladığım logo da onun eseri. Sitesini ziyaret ederseniz bu tohum kesesinin kağıda basabileceğiniz bir maketini indirebilir ve kullanmaya başlayabilirsiniz. İrem'in defterlerini de görün lütfen.

TOHUM AĞI TOPLANTISI
Türkiye Tohum Ağı Deneyim Paylaşımı ve Yön Belirleme Toplantısı 14-15 Kasım 2009'da Yalovada yapıldı. Farklı yerlerde benzer duygu ve düşünceleri uygulamaya çalışan 14 proje, kurum ve bireyler olarak ilk kez ortak bir hedefi uzun boylu tartışmak üzere toplandı. Türkiye’den ‘Başka bir Gıda Mümkün Girişimi’, ‘Boğatepe projesi’, ‘Buğday Derneği’, ‘Emanetçiler’, ‘İmece Evi’, ‘Meyve Mirası Çalışma Grubu’, ‘Meyvelitepe’, ‘Patika projesi’, ‘SGP/GEF Türkiye ofisi’, ‘Sinek Sekiz Yayınları’, ‘Slow Food Türkiye’ ile ‘Toprakana’ temsilcileri ve bağımsız kişiler; Fransa’dan ‘Çiftçiler Federasyonu’ ile Yunanistan’dan ‘Peliti grubu’ temsilcileri bir araya geldi.
Türkiye Tohum Ağı koordinasyonunu üstlenen Emanetçiler grubundan Tracy ve Arif Şen toplantının organizatörleriydi. Zeynep Bilgi Buluş'un hazırladığı toplantı özetine http://www.ntvmsnbc.com/id/25022399/ adresinden ulaşılabilir.
Bu toplantıda en çok akılda kalanları şöyle özetleyebiliriz:
“Politikaları değiştiremiyorsan, kendini değiştir.” Yunan Peliti Tohum Paylaşım Ağı lideri Panayotis Sainatoudis’in Türkiye’nin yeni gelişen Tohum Ağı’na verdiği mesajı buydu: “GDO, hibrit tohum, endüstriyel tarım kimyasalları ile mücadele edemediğin noktada, yaşam tarzını değiştir ve yerel tohumları bulmayı, ekmeyi, büyütmeyi, saklamayı, paylaşmayı öğren. Hem sen mutlu bir yaşam sür, hem doğa kazansın”. Buluşmanın gündeminde genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) karşı eylemler, tarımsal kimyasallarla mücadele, hukuk savaşları yoktu…“Kirlenen gıda sektörüne inat, doğa-dostu yerinde üretken yaşamlar için yerel tohumları kendin koru-kendini koru” fikri ağır bastı: “karanlıktan korkmak yerine, bir ışık yak” toplantının akıllarda kalan cümlesi oldu.
Benim diğer bir kazancım da toplantı sonrası Bilgi Buluş ve İrem Çağıl ile ziyaret ettiğimiz Karamürsel- Meyvelitepe ziyaretiydi. Bahçe turu, sohbet, edindiğim tohumlar ve dostlarla izniğe dönmek de cabası. Meyvelitepe blogunu bir süredir izliyor (http://meyvelitepe.typepad.com/meyvelitepe/) ve yaratıcı deneyimlerinden yararlanıyordum. Jale hanım ve İsmail beyi tanımaksa büyük bir keyifti. İremin sitesi ve yaratıcı tohum kesesi bir başka yazıya kalsın.
TOHUM AĞI TOPLANTISI
“Politikaları değiştiremiyorsan, kendini değiştir.” Yunan Peliti Tohum Paylaşım Ağı lideri Panayotis Sainatoudis’in Türkiye’nin yeni gelişen Tohum Ağı’na verdiği mesajı buydu: “GDO, hibrit tohum, endüstriyel tarım kimyasalları ile mücadele edemediğin noktada, yaşam tarzını değiştir ve yerel tohumları bulmayı, ekmeyi, büyütmeyi, saklamayı, paylaşmayı öğren. Hem sen mutlu bir yaşam sür, hem doğa kazansın”.
Türkiye’de yarınlara yerel ve köylü tohumlarını taşıma misyonu üstlenen Muğla’dan Kars’a çeşitli illerden 20 tohum dostu 14-15 Kasım’da Yalova’da buluştu. Aralarında, Meyve Mirası Grubu, İmece Evi, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği, Emanetçiler Derneği, Başka bir Gıda Mümkün Girişimi’nin olduğu 10 sivil toplum örgütü temsilcisi, bir adil organik gıda ticaret şirketi, bir yayınevi, avukatlar, küçük çiftçiler ve gönüllülerin buluşmasına, Yunanistan Peliti Tohum Paylaşım Ağı ve Fransız Küçük Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’ndan katılımcılar katkı verdi. Buluşmanın gündeminde genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) karşı eylemler, tarımsal kimyasallarla mücadele, hukuk savaşları yoktu…“Kirlenen gıda sektörüne inat, doğa-dostu yerinde üretken yaşamlar için yerel tohumları kendin koru-kendini koru” fikri ağır bastı: “karanlıktan korkmak yerine, bir ışık yak” toplantının akıllarda kalan cümlesi oldu.

Etnobotanik Atelyesi 31 Ekim- 1 Kasım 2009
Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi- İstanbul
2001-2004 yıllarında Türkiye Bilimler Akademisi Türkiye Kültür Envanteri kapsamında gerçekleştirdiğim etnobotanik konulu atelye çalışmalarını uzun bir aradan sonra NGBB'de başlattık. Bu iki günlük atelyeyi NGBB sitesinde ve sistematik botanikçilerin internet grubunda duyurduk sadece ve hiç beklemediğimiz yoğun bir ilgiyle karşılaştık. NGBB eğitim odasının kapasitesini biraz zorlayan bir katılım oldu ve 35 kişi ile 2 gün boyunca bu alandaki yeni bilgileri paylaştık. Çanakkale, Konya, Ankara, Balıkesir, Eskişehir, Artvin, Kars, Manisa, Sakarya, Samsun ve Muğla'dan çoğu biyoloji ağırlıklı katılımcılar arasında öğrenciler çoğunluktaydı. Selçuk Üniversitesi'nden Yard. Doç. Osman Tugay da 2 kısa sunumla bize Nevşehir'de yaptıkları son çalışmalarından örnekler verdi. Prof. Dr. Tuna Ekim, Türkiye'de Botanik alanındaki gelişmeleri sundu ve katılımcılara belgelerini dağıttı. Bu atelyeyi daha farklı dallarda katılımcılarla Mayıs ayında tekrarlama kararı aldık. Program ve tarih için Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi web sitesinde etkinlikler takvimine (http://www.ngbb.gen.tr/) bakılabilir.


V. ULUSLARARASI ETNOBOTANİK TOPLANTISI- Bariloche, Arjantin
20-24 Eylül 2009
2005'de Istanbul'da düzenlediğimiz IV. toplantıda bir sonraki kongrenin Arjantin'de yapılması kararlaştırılmıştı. Dört yıl hızla geçti ve çok uzak, neredeyse sanal sandığımız Patagonya'da Bariloche kasabasında düzenlendi beşinci kongre. Konusu Gelenekler ve Değişimler idi. İstanbul kongresine başkanlık eden Prof. Dr. K.Hüsnü Can Başer ve sekreterya görevini üstlenen ben açılış seremonisinde kürsüdeydik diğer 2 meslekdaşımızla.
370in üzerinde katılımcı, dört gün boyunca üç salon ve galeride yaptıkları çalışmaları sundular sözlü bildiriler ve posterlerle. Bu yılki toplantıda İngilizce ve İspanyolca resmi diller olarak kabul edildiğinden katılımcıların % 87'si İspanyolca konuşan ülkelerdendi. Arjantin'in (219) yanı sıra Brezilya (35), İspanya (23), Meksika (20), Venezuela (13), Kolombiya (11) en çok katılımcıyla temsil edilen ülkelerdi. Diğer 46 katılımcı da Avrupa ve Kuzey Amerikadan gelmişlerdi. Birçok sunum İspanyolca yapıldıysa da genellikle power point sunumlar İngilizceydi ve tartışmalarda çeviri yapılmasi sağlandı. Hüsnü Bey, Türkiyenin yenen bitkileri konulu bir plenary sunum yaptı, benim sözlü sunum yaptığım panel, arkeoloji- etnobotanik bağlantılıydı: Recent research in post-harvest traditions in human prehistory: Old and New World palaeoethnobotanical approaches to linking the archaeology and ethnobotany of plant processing. Sunumum ise keten yağı (beziryağı) üretimi ve tüketimiyle ilgiliydi. 2008'de İnebolu'da bulduğumuz çalışan bir bezirhane ile bu alanda yaptığım önceki çalışmaların eksikliği kısmen tamamlanmıştı. Bu yeni verileri ilk kez uluslararası bir ortamda paylaşıp yorumlama olanağı buldum.
Kongrenin tüm sunumlarıyla ilgili özetlere ve programa http://www.iceb2009.com.ar/en adresinden ulaşılabilir. Bundan sonraki kongre 2013'de Güney Afrika'da Grahamstown'da Rhodes Üniversitesi'nin ev sahipliğinde gerçekleşecek.

Çarşamba, Ağustos 26, 2009



İZNİK'ten MERHABA
Uzun zamandır yazmama nedenim etnobotanik alanında yeni bilgiler, veriler olmaması değil yaşamımdaki değişikliklerdi. Ekim 2008'de yıllardır özlemini çektiğim adımı atarak İstanbul'dan İznik'e taşındım. Halkın bitki bilgisini, bilgeliğini İstanbul'dan Anadolu'ya seyahat ederek değil, tarımla uğraşan bir kırsal alanda birebir yaşayarak derlemek, toprağa yakın yaşamak istiyordum nicedir. Bu isteğim gerçek oldu, darısı diğer düş kuranların başına. Düşler kuralım hangi yaşta olursa olsun, kuralım ki düzene, alışkanlıklara, rahatlığın çağrısına ve bilinmeyenden duyduğumuz korkulara yenik düşmeyelim. Şikayet etmeden, doğayla uyumlu, saygılı bir yaşam sürdürelim.

İznik olağanüstü bir tarihsel geçmişe, verimli bir toprağa sahip, suyu bol, doğa güzellikleri açısından zengin bir küçük kasaba. Burada işini iyi yapmaya çalışan, bilgisini, emeğini güleryüzle paylaşan güzel dostlar da edindim, Nursan ve Adil Can çifti sadece çini konusundaki bilgi ve güzelim ürünlerini paylaşmakla kalmadılar, kantaron yağının tıbbi kullanımı konusunda mucizeler yarattığını gösterdiler bana gelir gelmez. Köpeğimin geçirdiği ameliyat sonrasında bana dostları için şişeledikleri ve herkese cömertçe sundukları kantaron yağından verdiler. Ameliyat yarasını da, diğer yara ve kesikleri de nasıl hızla iyileştirdiğine bir kez daha tanık oldum. Etnobotanik konusunda bana bilgi veren herkes sağ olsun, yenen otları artık bahçemden toplayabiliyorum. Sebzemi, meyvemi bahçem sağlıyor, ilaçsız, gübresiz hem de.

Olumsuzluklar yok değil tabii ki, İznik bir cennet ama zehirli bir cennet ne yazık ki. Tarımsal ürünlerin daha iri, kurtsuz, çürüksüz, gösterişli ve bol olması çeşitli zehirler sayesinde gerçekleşiyor. Pazardan aldığımız, dalında görüp hayran kaldığımız tüm ürünler bu yoğun ilaçlamalardan nasibini almış durumda. Kısacası İznikte Türkiye'nin pek çok yerinde olduğu gibi organik tarım henüz başlamamış, başlaması için herhangi bir çaba da yok ufukta. Meyvelere, sebzelere sürekli ilaç püskürtülüyor, bu ilaçların zamanlaması, miktarı ve satıştan ne kadar öncesine dek ilaçlama yapıldığı bir denetime tabi değil.
Zemin suyunu, gölü, dereleri kullanıyoruz sulamada. Pompalar sürekli gölden su çekiyor, tarımda kullanılan zehirler, atıklar, topraktan yeraltı sularına, derelere ve tabii ki göle karışıyor. Balıklar, arılar, kuşlar, böcekler, yılanlar da bu zehirden nasibini alıyor, giderek azalıyor. Artık kasabada, köylerde arıcılık yapan çok az, herkes arılarını dağa, yakın yaylalara çıkarıyor. Benim de 3 kovanım var Aziz Ersöz'den aldığım, kendi bahçemde ilaç kullanmasam da çevre bahçelerdeki ilaçlamalardan nasibini aldı arılar, kovanların önünde birkaç santimlik bir ölü arı tabakası var. Aziz amca dağa götürmeyi önerdi kendisininkilerle birlikte, reddettim, bu bahçenin döllenmesi için benim onlara ihtiyacım var, onlar için belki son sığınaklardan biri de bu bahçe. 9 dönümün hükmü okunmaz belki bunca zehir deryasında ama bu bir adım olabilir mi göreceğiz hep birlikte.

Yerel meyve çeşitleri konusunda Muğla'da başlattığımız, halen Esin Işın'ın sürdürdüğü çalışmaları ben de kendimce İznik'te uygulamaya ve bilgi, aşı, çubuk derlemeye başladım. Müşküle köyünden adını alan, Ekimde olgunlaşan, bal renginde ve çilli Müşküle üzümlerinden 7 çelik diktim geçen Ekim ayında, 6 sı tuttu. Baharda yeşerdiklerini gördüğümde tuttu diye sevinirken bahçıvan İsmail 'hemen sevinme, Ağustos geçmeden tuttu diyemezsin'' dedi. Eh, Ağustos sonuna geldiğimize göre artık tuttuklarını söyleyebilirim. Üç çeşit de armut aşılandı Adnan Özgüler tarafından bahçedeki 3 ayva ağacına: Bahri Bey armudu tutmadı, Akçe armutla Deveci ise tuttu gibi. Çarşamba Pazarına bahçesinden ürün getiren kadınlar daha pek çok yerel çeşidin yaşadığının göstergesi, ancak bu konudaki derlemeleri ancak köylerde birebir ağaçları görüp ürünleri tattığım zaman paylaşabileceğim.
İznikte öğrendiklerimi de bundan sonra bu blogda yazacağım.

Pazartesi, Nisan 21, 2008


Muğla Yerli Meyveleri konulu web sitemiz yayına başladı:

http://www.meyvemirasi.org/
www.heritagefruit.org

Muğla'da yetiştirilen meyvelerle ilgili daha fazla bilgi edinmek, kendi yörenizdeki miras meyveleri nasıl koruyup çoğaltabileceğini öğrenmek, kültürel zenginliğimizin boyutları hakkında fikir sahibi olmak isteyenler, lütfen sitemizi ziyaret edin ve bize yazın.
Muğla Meyve Mirası Çalışma Grubu

Cuma, Kasım 09, 2007


MUĞLA’NIN YERLİ MEYVELERİ PROJESİ

YENİ DESTEKLERLE DEVAM EDİYOR

Meyve Mirası Çalışma Grubu ve ANG Vakfı'nın yürütücülüğünde Muğla'nın yerli meyve mirasını kaydetme, koruma ve gelecek nesillere bırakma projesi yeni sezonda Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu Küçük Destek Projesi (UNDP-GEF-SGP) ve Turkish Cultural Foundation desteğiyle sürdürülüyor. Destek veren tüm kuruluşlara teşekkür ederiz.
Proje Özeti:
Anadolu’da binlerce yıldır farklı kültürlerin katkılarıyla gelişen tarımsal çeşitlilik, günümüzde tarım politikaları, küreselleşme, nüfus artışı ve diğer sosyoekonomik nedenlerle hızla azalmaktadır. Bu azalma, gelecek kuşakların besin kaynaklarını tehlikeye attığı gibi kültürel çeşitliliğin de kaybolmasına neden olmaktadır. Tahminlere göre dünyanın tarımsal gen çeşitliliğinin dörtte üçü son yüzyıl içerisinde yok olmuş, bugün tüm dünyada gıda olarak tarımı yapılan yüz kadar çeşide indirgenmiştir. Ülkemizde her bölgede, toprak yapısına uyumlu, iklim şartlarına dayanıklı, böcek ve hastalıklara dirençli, sulamaya, kimyasal gübre ve ilaca ihtiyaç duymayan veya daha az ihtiyaç duyan yüzlerce meyve çeşidi yetiştirilmiştir. Ancak çoğu köy çeşidi günümüzde kentleşme, artan arazi fiyatları, tarım girdilerindeki artış, tarımsal tercihler ve pazarlama zorlukları karşısında kesilme ya da aşılanma tehdidi altındadır.
Gen kaynağı ve tarımsal biyo-çeşitlilik unsuru olduğu kadar bu ülkenin kültürel mirasını oluşturan bu yerel çeşitlerin saptanmasında Önemli Bitki Alanlarından (ÖBA) biri olan ve turizmin yoğun baskısı altındaki Muğla ili pilot bölge olarak seçilmiştir. Muğla’nın ekonomik açıdan önemli tarımsal ürünleri arasında narenciye çeşitleri, üzüm, incir, badem ve zeytinin önemli bir yer tuttuğu; ayrıca Muğla’nın engebeli arazi yapısı ve küçük aile işletmelerinin çokluğu açısından tarımsal çeşitliliğin korunmasında öncelikli bir alan olduğu belirlenmiştir.
2006 yılında başlanan ön çalışmalar, Meyve Mirası Çalışma Grubu’nun 2007 Nisan ayında kurulmasıyla hızlanmış, son 6 ayda Muğla’nın 12 ilçesinden onunda ANG Vakfı desteğiyle alan araştırmaları gerçekleştirilmiştir. 28 meyve türünde bugüne dek 400’ü aşkın yerel meyve adı saptamış, bunlardan 200’ünün örnekleri alınmış, fotoğraflanmış ve ağaç formları kısmen doldurulmuştur. Aynı çeşitlere farklı köylerde başka isimler verildiğinden bunların bir bölümü birbiriyle örtüşecektir, ancak yine de belirli türlerde önemli bir kültürel zenginliğin korunduğu gözlenmektedir. Anadolu’nun kültürel ve tarımsal zenginliklerinden olan yerli meyve çeşitlerini saptamak için Muğla ili doğru seçilmiş bir pilot bölgesi olduğunu kanıtlamıştır. Aralık 2007 den başlayarak 1 yıl boyunca SGP ve diğer destekçilerin katkılarıyla belirlenen hedefler doğrultusunda arazi çalışmaları ve faaliyetler sürdürülerek doğa dostu tarım uygulamalarının ve yerel çeşitlerin saptanması, yerinde (in situ/ sıla) ve alan dışında (ex-situ/ gurbet) korunması, pazara yönelik çalışmalar yapılması öngörülmektedir.
Eğitim çalışmaları 2007-2008 öğrenim döneminde başlatılacak, ancak yöresel kırsal kalkınma ve ürünlerin pazarlanmasına yönelik faaliyetlere girişmeden, yerel köy çeşitleri envanterinin tamamlanmasına, ürün miktarlarının ve üreticilerin belirlenmesi ve yerel görüşleri almaya öncelik verilecektir.



Salı, Ağustos 21, 2007

AKSARAY- GÜLAĞAÇ HALK EĞİTİM MERKEZİ SEPETÇİLİK KURSU
2007'nin Nisan ayında Aksaray'ın Gülağaç (eski adı Ağaçlı) ilçesinde Halk Eğitim Merkezi'nde sepet kursu açıldığını duyunca gittim. 1994-95'te Demirci kasabasında ve çevre köylerde gördüğüm ve artık yapılmadığı söylenen o güzelim selelerin yapım tekniğini öğrenmek istiyordum. Hasır otundan (Typha sp.) kadınların bir kasnak çevresinde ördüklerini söyledikleri bu yöntem bildiklerimden farklıydı.

Gülağaç'a gittiğimde ilginç bir sürprizle karşılaştım. Daha önce Kayseri'nin Develi ilçesi Sindel köyü'nde özel bir örme tekniği kullanarak yine aynı ottan (Develi deyişiyle Kındıra) sepetler, seleler ören Süleyman Ilıpınar ustadan söz etmiştim. Gülağaç'ta karşımda usta öğretici olarak onu buldum. Hikayesi de ilginçti: Halk Eğitim Müdürü Sayın Bünyamin Eke, sepet kursu açmak isteyip de öğretici olarak yerli kadınları ikna edemeyince bir internet taraması yapıp benim bloguma rastlıyor, ve Kayseri'ye gidip Süleyman ustayla konuşarak onu 6 aylığına Aksaray'a yerli kadınlara kendi tekniğini öğretmesi için davet ediyor. Hem Süleyman usta için ilginç bir deneme, hem de yerel kadınlar için farklı bir tekniği öğrenme fırsatı veriyor bu kurs. Ancak sorun, Aksaray'a özgü yerli sele örme tekniğinin giderek unutulmakta oluşuydu. Kursa katılan hanımlardan Hatice Abay bana kendi teknikleriyle küçük bir sele örerek bu yöntemi başından sonuna gösterdi. Bünyamin Bey ayrıca beni Gülağaç'ta bu işi hala sürdüren, aslında yaptığı tüm ürünlerle gerçek bir sanatçı olan Saime Kartal'ın (69) evine götürdü. Saime hanım, sadece selelerini değil hasır, selevir (genelde ahırdan hayvan pisliğini tarlalara taşımak için kullanılan, hayvana yüklenen iki gözlü heybe benzeri) ve üzerlikten dizdiği nazarlıkları, yün heybelerini de gösterdi.
Bünyamin Bey bu yerel yöntemin de gençler tarafından öğrenilmesine çalışacağına söz verdi. Kendisinin de örmeyi öğrendiği yerli selelerin eskiden beri Gülağaç, Gülpınar (eski adı Hıcıp), Sofular (Sorsofu) ve Demirci çevresinde yapılmakta olduğunu, bir pazar bulunabilirse daha çok kadının bu seleleri örerek gelir elde edebileceğini anlattı.
Seleler bu bölgede geçmişte arpa, çavdar, buğday gibi ekinlerin, kuru fasulye (ağ pakla), nohut, kuru üzüm, iğde, erişte gibi erzakların saklanmasında kullanılmaktaydı. Hem örgü hava aldığı için hem de iklim kuru olduğundan böceklenme, küf olmazdı bu selelerde saklandığında. Günümüzde bu güzel selelerin yerini plastik kaplar, tenekeler ya da çuvallar aldı.

Ağustos başında, gelişmeleri görmek için tekrar Aksaray'a gittim ve Gülağaç'ı ziyaret ettim. Birinci dönem kursun bitimine birkaç gün kalmıştı ve ikinci dönem yakında başlayacaktı. Bünyamin bey bana bu dönemde örülen seleleri, sepetleri gösterdi. Bu mekanı tüm sepetseverlerin görmesini istediğim için bu resmi de sizinle paylaşmak istedim.

Gülağaç Halk Eğitim Merkezi'nin müdürü Bünyamin beyin gayretiyle gerçekleştirilen ürünlerin yarısı yerli, yarısı Süleyman ustanın sarma tekniğiyle yapılmıştı. Geleneksel tekniklerle eski formların yanı sıra yeni formlar da üretilmişti. Saksı altı, çamaşır sepeti, kuruyemiş- meyve- sebze sergileme sepetleri, meyvelikler hepsi birbirinden güzeldi. Bünyamin Bey'in bu işte gösterdiği çaba gerçekten örnek nitelikte. Kendisiyle yeni dönem kursa katılanların daha ince bir işçilikle ürünler üretebilmeleri için teşvik edilmesi gerektiğini, pazar bulma konusunda neler yapabileceğimizi konuşarak vedalaştık. Yeni dönem sonunda daha yüzlerce sepet üretilmeyi bekliyor. Gülağaç'ta kursa katılan tüm kadınlara, bu kursu düzenleyen, emeği geçen herkese ve kendi yöntemini Gülağaçlı kadınlara aktaran Süleyman ustaya teşekkürler.

Pazar, Mayıs 20, 2007









YENİ PROJE: MUĞLA’NIN YERLİ MEYVELERİ:
KÜLTÜREL MİRAS, VERİTABANI VE KORUMA PROJESİ


Ülkemizde yüzyılların emeğiyle geliştirilen yerli meyve çeşitlerinin hızla yok olduğu, doğal bitkilerimiz kadar insanların kültüre aldığı, yaratıcılarının isimleri (Keram nene payamı, Mustabey armudu, vb.) ya da yetiştirildiği yer ile anılan (örn. Kasaba kavunu) yerli ırkların da ülkemizin zenginliği olduğu düşüncesinden hareketle, meyve ırklarının yerli adlarıyla saptanması, tescili, yerinde korunması, değerinin anlaşılması ve yetiştirilerek pazara sunulması amaçlanmaktadır. Projenin bir pilot proje olarak Muğla ilinde başlatılması, veri tabanı geliştirilip alanda yöntemlerin sınanmasından sonra başka illere de yaygınlaştırılması hedeflenmektedir.

Kırsal nüfusun azalması ve yaşlı nüfustan oluşması, iç ve dış pazarın tek tip meyveye gereksinimi, makineleşme, standart yabancı türlerin tavsiyesi gibi çok çeşitli etkenler geleneksel yerli ırkların azalmasına, hatta bir kısmının tümüyle yok olmasına neden olmuştur. Pazarlarımızda geleneksel meyvelerimizin yerini yabancı türler almıştır. Yabancı çeşitlerle birlikte Türkiye'ye yeni bitki hastalıkları gelmekte, dışa bağımlı gübre ve tarım ihtiyaçlarına gereksinim artmaktadır. Bilinçsiz ilaç kullanımı ilerde daha da tehlikeli sağlık sorunlarına yol açabilir. Yerli kültür meyvelerinin ve doğru, doğa dostu yöntemlerin kullanımı, bunların yeniden kazanılması pek çok kazanımı da beraberinde getirebilir. İlaçlanmayan meyve ağaçlarından bal üretiminin artışı, yerel tadların geri gelişi, sağlıklı beslenme, enerji ve su ekonomisi gibi. Gelecekte tüm Akdeniz ülkelerinde önemli derecede su sıkıntısı sorunu olacağı öngörülmektedir. Yerel koşullara uyumlu yerli çeşitlerin korunmasının ve yerel tarım yöntemlerinin irdelenmesinin bu açıdan da önemi büyüktür. İklim değişimi bugün basında önemli gündem maddelerinden biridir. Gelecekteki sorunları yerel kaynakların daha iyi değerlendirerek aşmaktan başka seçenek yoktur.

Öngörülen projede Muğla’nın yerel meyve ırklarının bir kültür ürünü olarak saptanması, yerel kaynaklar ve geçim ekonomisi çerçevesindeki yeri, yerli ırkların yerel adlarıyla tescili ve yerinde korunarak yerel kalkınmaya destek sağlayacak bir unsur haline getirilmesi öngörülmektedir. Eğitim çalışmalarının ilköğretim düzeyinden başlatılması, tanıtım yapılması ve bazı uygun cinslerin ex-situ olarak başka illerde, örneğin İstanbul Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi ile Ege Üniversitesi Botanik Bahçesi’nde, ayrıca organik tarım yapan çiftliklerde üretilmesi sağlanmaya çalışılacaktır. Proje alan araştırması 2007 yaz aylarında Ali Nihat Gökyiğit Vakfı (ANG Vakfı) desteğiyle sürdürülmüştür. Aralık 2007 tarihinden başlayarak ANG Vakfı'nın yanı sıra Birleşmiş Milletler Küçük Destek Fonu (UNDP-GEF-SGP) ve Turkish Cultural Foundation desteğiyle çalışmalar devam etmektedir.

Proje Ekibi:
Dr. Z. Füsun Ertuğ (Proje Yürütücüsü) – Arkeolog, Etnobotanik araştırmacısı- Alan araştırmasının denetlenmesi, koordinasyon ve veri tabanı tasarımı.
Mary P. Işın- Gıda tarihi araştırmacısı- Tarihi kaynakların araştırılmasından sorumlu.
Esin A. Işın- Metalurji ve Malzeme Mühendisi- Alan araştırmacısı.
Elisabeth Tüzün- Orientalist, dilbilimci- Alan Araştırmacısı (Datça).
Prof. Dr. Neş’e Bilgin- Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü- meyve örneklerinin moleküler araştırması.
Salih Kanoğlu- Orman Mühendisi- Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi- Alan araştırmasında ve saptanan türlerin yetiştirilmesinde katkı.

desen: Belkis Taşkeser, özgün desen, 2007

Pazar, Mayıs 13, 2007

Foto: Dr. Harald Böhmer


JOSEPHİNE POWELL'in ardından...


Josephine'i 19 Ocak 2007'de son 17 yıldır yaşadığı Cihangir'deki evinde 87 yaşında kaybettik, 25 Ocak'ta Feriköy Protestan Mezarlığı'nda toprağa verdik. 30 küsur yıllık bir dostu, yol gösterici ve hocamı kaybettim onunla. Josephine, masmavi gözlerinde pırıldayan araştırıcı zekası, duyarlığı, gezgin ruhu, gözlemci yeteneği, aldığı yanıtlarla yetinmeyen, sürekli okuyan ve araştıran kişiliğiyle kendine özgü bir kadındı. Fotoğrafçıydı, sosyal bilimciydi, gezgindi... sıkı bir sigara tiryakisiydi, özellikle Doğu'nun tütünlerini sarardı birbiri ardına. Bir garip Amerikalı'ydı, Doğu dünyasının büyüsünü, renklerini, yüzlerini, tarihi anıtlarını fotoğraflayarak dolaşan... Köylerde, kasabalarda, kentlerde, --evlerde, camilerde, pazarlarda-- rastladığı eserleri (ahşap ya da taş nesneler, gümüş takılar, ipek ya da yün dokumalar, kilimler, cicimler, çoraplar, örtüler) okşarcasına sever, inceler, fotoğrafını çeker, kimini satın alırdı. Giderek ilgisini dokuma ürünler ve dokuma aletleri üzerine, özellikle göçer dokumalarına yoğunlaştırdı. Anadolu'yu dolaşıp izlerini sürdü farklı aşiretlerin, motiflerin, yaratıcı kadınların... bu kadınlara özgü el sanatının tarihçesine, onu yaratanlara, onların bu kilimleri, yaygıları, çuvalları nasıl dokuyup hangi renk ve motifleri yanyana getirdiklerine kafa yordu.


Bir kadın olarak onların yapıp ettiği diğer herşeyi de fotoğraflamaya özen gösterdi. 35-40.000 fotoğraftan oluşan Anadolu arşivi, peynir yapan, çamaşır yıkayan, yemek pişiren, ekmek eden, pamuk atan, çocuğunun saçını ören, oturup cigarasını tüttüren, pazarda alışveriş eden, gelin olan, kına yakan, kilim dokuyan, kahkaha atan, ip eğiren yüzlerce, binlerce kadın fotoğrafı içerir. Bu özelliğiyle de benzersiz bir arşivdir. Josephine, 30 yıldır Anadolu'da derlediği dokumalar ve etnoğrafik ürünlerden oluşan koleksiyonunu, fotoğraf arşivini, alan notlarını ve kütüphanesini 2000'de bir merkez oluşturmak üzere Tarih Vakfı'na bağışladı. 2003'de Darphane'de tek tek eliyle yerleştirdiği kilimlerden, çuvallardan, çadırlar ve kimi malzemeden oluşan kısa süreli koleksiyon sergisi büyük ilgi çektiyse de Josephine'in düşlediği bir Anadolu Halk Kültürü Araştırmaları Merkezi için gereken maddi kaynaklar ve mekan sağlanamadı. Powell, ölümünden kısa bir süre önce tüm koleksiyonunu, Tarih Vakfı'nın da onayıyla kendi adına sergilenmek üzere Koç Vakfı'na devretti.

18 Nisan- 2 Mayıs 2007'de Yıldız Sarayı Silahhane bölümü'nde açılan "Renklere Kavuşmak: Josephine Powell Koleksiyonu'ndan Anadolu Kilimleri ve Dokuma Aletleri Sergisi" Josephine'in yıllardır düşlediği, hazırlandığı XI. Uluslararası Doğu Halı Konferansı'na (ICOC İstanbul'07) yetişti. Dünyanın dört bir yanından bu konferans için İstanbul'a gelen dostları, arkadaşları, onu göremese de, onun büyük bir emekle derlediği, herbiri ince bir işçilik, yaratıcılık, renk kompozisyonu ve bütünlük içeren

dokumalarının büyük bölümünü onarılmış halde görebildiler Silahhane'de. Bu çalışmaya emeği geçen herkesin eline sağlık. Koç Vakfı ve Sadberk Hanım Müzesi yönetimi, sergiyi yetiştirerek ve katalogları yayımlayarak önemli bir ilk görevi başarıyla tamamladılar. Umarım Josephine'in bu önemli bağışı, özellikle çok değerli fotoğraf arşivi ve alan notlarının tümü araştırmacılara bir an önce açılabilir. Hızla yitirilen Anadolu kültürel mirası üzerine çalışmak isteyecek araştırmacılar için Josephine'in koleksiyonu çok değerli bir kaynak; ayrıca onun tek başına neler derlemiş olduğunu görmek önemli bir motivasyon kaynağı olabilir.

Josephine, bence misyonunu henüz tamamlamadı, araştırmacı ruhu Cihangir'de, Göztepe'de, çok sevdiği yaylalarda, çadırlarda, çarşılarda dolanıp duruyor... ve hepimizi çağırıyor: "hadi, kentte oturup kalmayın, Anadolu'ya gidin, konuşun, bakın, araştırın, yazın...." Evet Josephine, haklısın...

Cuma, Aralık 29, 2006

An overwiew of the plaited crafts of Turkey (Anatolia and Thrace). Proceedings of the IVth International Congress of Ethnobotany, F. Ertuğ, ed., 297-306, Ege Yayınları, İstanbul.

Cumartesi, Aralık 23, 2006


ICEB 2005 PROCEEDINGS (BİLDİRİLER KİTABI) YAYIMLANDI

21-26 Ağustos 2005'te Yeditepe Üniversitesi'nde gerçekleştirilen IV. Uluslararası Etnobotanik Kongresi'nde sunulan bildiriler, posterler ve sepetçilik sergisi kataloğu Aralık 2006'da Ege Yayınları tarafından yayımlandı. ISBN:975-807-153 X
Tamamı İngilizce olan kitapta 45 sözlü, 62 poster sunum ile 4 plenary konuşma ve Dünya Sepetçiliği Sergisi (“Baskets of the World: The Social Significance of Plaited Crafts”) konusunda 29 katkı ile sergide yeralan sepetlerin kataloğu da yer almakta. 700 sayfa, Fiyatı yayıncısından: 50 YTL. Aşağıdaki adreste kitabın içeriğini de görebilirsiniz.

Yayın ısmarlama adresi: http://www.zerobooksonline.com/tr/product_details.asp?cat=&subcat=&product=1481&highlite=ICEB

Zero Yayıncılık/ Ege Yayınları
Aslanyatağı Sokak, Sedef Palas, 35/2
Cihangir 34433 İstanbul
tel.0212 244 7521
Sipariş için:
Ahmet BORATAV
Fax: +90 212 244 32 09
E-mail: aboratav@gmail.com
www.zerobooksonline.com

Pazartesi, Eylül 04, 2006


SULTANSAZLIĞI, SİNDELHÖYÜK SEPETLERİ-SELELERİ
Son yılların en keyifli gezilerinden birini yaptım geçen hafta. Kendimi evimde hissettiğim Aksaray ve Niğde'den sonra Kayseri'nin Develi ilçesine gittim. Botanikçi Mehtap Öztekin ve anneannesinin rehberliğinde Develi'yi gezdik. Sindelhöyük'de Süleyman ustayı bulduk ve onun kındıra'dan (Typha) sele-sepet örüşünü izledik. Kol tekniğiyle bir araya getirdigi kındıra demetlerini yine kındıranin özü ile bağlayarak yeni formlar, biçimler yaratışını gözlemledik. Baba mesleğini yaklaşık 30 yıldır sürdüren Süleyman usta ve eşi Firdevs bize sanatlarını cömertçe gösterdiler, deneme yapmamıza olanak verdiler. Bu el sanatının günümüzde ortadan kalkan uygulama alanlarının (erzak selesi, bok sepeti gibi) yerine yeni kullanımlar yaratmaları hem yerel el sanatlarının korunması hem de yerel ekonominin ve doğal kaynakların geliştirilmesi adına çok sevindirici.
Umarım sepet sergisi projesini gerçekleştirebilir ve Süleyman usta gibi sanatını sürdüren ustaların bu el sanatlarından gelir sağlamasını ve yeni ustaların yetişmesini sağlayabiliriz.